Yazı Detayı
26 Ocak 2018 - Cuma 13:06
 
"Biraz Gelir misiniz?"
Cengizhan Eren
 
 

“ Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

 

Sait Faik Abasıyanık

Anlatmak ihtiyacı, diğer tüm ihtiyaçlar gibi durdurulamaz dürtülerle başlar. Sait Faik, “Yazmasam deli olacaktım” diye ifade ediyor bu duyguyu. Belki de bunu söylerken çoktan delirmiştir de, deliliğini ya da tanık olduğu delilikleri anlatmıştır bize. Ben onun eşsiz öykülerini okurken biraz böyle düşünürüm. Gerek karakterleri, gerek olay örgüleri ve yarattığı durumlarla Sait Faik’e özgü bir deliliğin kelimeler ve anlamlar üzerinden akıp gidişini izlemenin verdiği haz bir başkadır benim için.

 

Evet, yazmamak delirtebilir ancak insan delirecek olduktan sonra; yazarak deliliğinin gerçekleşme şekline ufak bir değişiklik de katabilir. Yani yazarak da delirebilir. Çünkü bir beyaz sayfaya içini dökmek, düşünceyi fotoğraflamak ve bunu çılgınca bir tutku ile icra etmek, başlı başına bir delilik ya da delirme alameti sayılabilir.

 

Voltaire, “Delilik, birçok şeyi başarılı bir şekilde çok hızlı düşünmek veya bir şeyi özellikle çok düşünmektir” diyor. Aslında bu durum insan için bir kaçınılmazlığın da göstergesi. Zira düşünmek ya da düşündüğünü düşünmek insan doğası için ne kadar önemli bir etkense, bazı insanların bu eylemi diğer insanlardan daha fazla ve daha farklı şekilde gerçekleştirmesi bir o kadar doğal ve kaçınılmazdır. Bu nedenle de delilik, tıp terminolojisindeki yerinin dışında farklı bir ruh hali ve düşünme üzerine sanatsal bir tutumdur aynı zamanda.

 

Ancak düşünmenin bu türlüsü her anlamda insanın sınırlarını zorlar. Böyle bir durumda kendinle konuşmak bir yerde rutin haline geldiği için, kurduğun cümlelerin ve yarattığın anlamların farklı zihinlerde yankılanmasını istemek elzemdir artık. Varlığımıza dair olan inancımızı tazeleyen şey başkalarıdır genellikle. Bu yüzden her yeni yol, her yeni adım, başkalarına verdiğimiz ya da başkalarından aldığımız davetlerle başlar.

 

‘Gelsene’

 

Tek kelimelik cümlelerin tılsımı bir başkadır. ‘Gelsene’ de biraz böyledir. Daha da kısaltırsak: ‘Gel’

 

Gerek içerdiği eylem, gerek üçüncü tekile seslenişi itibariyle ‘gel’, yeni bir dünyanın kapısıdır. Umudun ve her şeye rağmen ayakta kalma mücadelesinin merdivenidir.

 

‘Gel’, bir davet cümlesi olmasının yanı sıra sonu ne olursa olsun aklımızda olumlu bir imaj yaratan bir garip emir cümlesidir. Çok yalın bir zarafeti vardır bu kelimenin. Söz konusu ‘gel’ neye dair olursa olsun, insanın içindeki masumiyet arayışına ve duygu salınımına zemin hazırlar sanki. Farzımuhal ‘gel’ kalbin tam ortasına isabet ettiğinde, cehenneme bile koşarak gidebilir insan. İnsan, insanlığa bir ‘gel’ kelimesi kadar yakın ve aynı derecede uzaktır. Uzaklığı ve yakınlığı belirleyen ölçüt ise sevgidir. Öyle ki toprağın çiçeğe, bir elin diğer ele, kelimelerin cümlelere, arzuların eylemlere giden yolunu açan gizli bir ‘gel’ vardır evrende. Böyle bir davet, hele ki insanın içindeki bir tutkuya duçar olduğunda gitmemek de, gitmek de tam anlamıyla deliliktir. Çünkü aslolan kelimelerin ve anlamların peşrevinden sessizce gönle dokunan ‘gel’ i hmektir. Bu yüzden gitmek ya da gitmemek sadece bir sonuç, ‘gel’ ise hikâyenin kendisidir.

 

Delilik, ‘gel’ diyen o sesi en çok duyanlara özgüdür. Deliler, düşünme eylemine katıksız bir sadakat ile bağlı oldukları için delidir biraz da. Hiçbir koşulu ya da tehlikeyi göz önünde bulundurmadan anlatırlar düşüncelerini. “Yazmasaydım, deli olacaktım” diyen Sait Faik de aklındaki düşüncelerle öylesine hasbıhal olmuştur ki, hikâyeler ona ‘gel’ dediğinde o çoktan gelmiştir aslında. Bu yüzden delirmemek için yazmakla, delirmek için yazmak aynı durumun farklı kelimeler ya da olaylarla hikâye edilişinde temellenir. ‘Gel’ denilmişse, bir yaşama çağrılmıştır insan ve tüm yaratılmışların en büyük zaafı olduğu kadar, en büyük gücü de yine yaşamaktır. Yaşam, bizi hikâyelere sürükler; hikâyeler ise hakikat arayışına. İnsanın yaratılışı ‘ol’ ile başlamışsa, mutlaka bir ses de ‘gel’ demiştir ona. O makamsız, zamansız, plansız ve sadık ses: “Gel, gel, ne olursan ol yine gel”

 

Hayatımızdaki bütün yolculuklara, başlangıçlara ve sonlara giderken bir ‘gel’ diyen sesi bekleriz. Bazen ansızın duyar gideriz, bazen de gelsin diye bekleriz. Kâh her şeyden vazgeçtiğimiz bir zamanda, kâh hiç aklımızdan yokken bir ‘gel’ tutar elimizden. Tıpkı Sait Faik’in, bir daha hiç yazmamaya niyetliyken kendini hikâyelerini yazacağı kalemi yontarken bulması gibi… Tıpkı yaşamın bizi sürüklediği yolculuklarımızın başlangıçları gibi… Tıpkı bu bu platformun var olması ve hem yazarları, hem de okuyucuları bir beyaz sayfanın üzerinde cem ettirmesi gibi…

 

Yaşamak biraz da “Biraz gelir misiniz?” sorusudur. Kimi zaman gidilir, kimi zaman gidilmez ama mesele duymak, mesele hmektir. Ben bu soruyu Mercan Dede’nin “Garip” şarkısındaki sözlerle yanıtlıyorum:

 

“Adına, tadına, tuzuna, tozuna bakmayız

Acısını duyalım yeter.

Her nemiz var ise verip verip

Kalp, gönül, damar, ses, nefes

Hayal, hülya, rüya, şarkı, şiir miir

Ne bulursak girip girip,

Garip garip severiz biz.

Gel dedi sultanımız duyduk, uyandık, geldik, gelmez miyiz?”

 
Etiketler: "Biraz, Gelir, misiniz?",
Haber Yazılımı kocaeli escort escort kocaeli şirinevler escort beylikdüzü escort şişli escort